KÜLLERDEN DOĞAN UMUT

 Mardin’in o zamansız, taş sokaklarında fırtına bu kez çok daha derin, çok daha çözülmez bir kördüğümlü bağla kopuyordu. Albora ailesi ile Ecmel’in sülalesi arasında yıllardır süregelen amansız bir düşmanlık vardı; toprak kavgaları, geçmişin kapanmamış hesapları iki aileyi birbirine hep hasım etmişti. Kaya’nın babası yıllar önce şüpheli bir şekilde ölmüş, bu ölümün ardındaki gizemli oklar Ecmel’i işaret edince Ecmel parmaklıklar ardına gönderilmişti. Aslında Ecmel o tetiği çekmemişti, suçsuz yere içeride gün sayıyordu ama Albora’lar için o, babalarının katiliydi. Bu korkunç iftira ve düşmanlık duvarı, Kaya Albora ile Zerrin’in imkansız sevdasıyla tamamen sarsılacaktı.

Dağ evinde geçirdikleri o üç büyüleyici, dünyadan uzak günün ardından yakalanmışlardı. Tam üç hafta geçmişti o kaçışın üzerinden. Üç koca hafta...


Zerrin, odasının soğuk taş duvarlarına bakarak günleri saymayı çoktan bırakmıştı. Annesi Fidan, o uğursuz günden beri odanın kapısını üzerine kilitlemiş, anahtarı kuşağının arasında saklıyordu. Konağın alt katından yükselen sesler, abisi Şahin’in öfkeli bağırışları her gün zeminleri titretiyordu. Şahin, dağ evinde Kaya’yı kanlar içinde bırakana kadar dövmesine rağmen sakinleşmemişti; tek derdi Albora’ların o en küçük oğlunu tamamen haritadan silmekti.

Annesi Fidan, her odaya girdiğinde aynı zehirli cümleleri kusuyordu:

"Kendini aç bırakarak o Albora köpeğine acıyacağımı mı sanıyorsun? Baban orada, o dört duvar arasında suçsuz yere onların iftirası yüzünden çürürken, sen burda o katillerin oğluyla kaçtın!"


Zerrin duvara tutunup ayağa kalkmaya çalıştı ama odanın tepesine yıkıldığını sandı. Günlerdir içinde anlam veremediği bir sızı, amansız bir halsizlik vardı. Rengi kireç gibiydi, midesinden yükselen o safra kokusuyla kendini zorlukla odadaki küçük banyoya attı.

Öğürerek dizlerinin üzerine çöktüğünde Fidan hışımla içeri girdi. Kızının bu perişan halini görünce içini ilk kez bir şüphe, devasa bir korku kapladı. Eğer düşündüğü şey doğruysa, hapisteki Ecmel bunu duyarsa kahrından ölür, Şahin ise silahını kapıp tüm Albora konağını basardı. "Psikolojiktir," diye geçiştirdi Fidan kendi korkusunu bastırmak için. "O Albora'yı düşündükçe zehirliyorsun kendini. Unutacaksın onu!"


Zerrin arkasını dönüp yatağına uzandı, cenin pozisyonu alıp elini istemsizce mide boşluğunun biraz altına, karnına koydu. İçinde bir şeylerin değiştiğini, büyüdüğünü hissediyordu ama ne olduğunu anlayamayacak kadar bitkindi. Henüz kendisi bile bilmiyordu; o dağ evindeki fırtınalı gecelerden onlara kalan o büyük mucizeyi, karnında bir Albora taşıdığını...


Albora ailesinin konağında ise hava kurşun gibi ağırdı. Kaya Albora, üç haftadır yaşayan bir ölüden farksızdı. Şalaş ceketini alıp kapıya her yöneldiğinde, abisi Cihan Albora bir duvar gibi karşısına dikiliyordu.


"Çekil önümden abi!" diye kükredi Kaya, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi. "Zerrin orada ne halde bilmiyorum! Babası içeride diye o deli Şahin kıza dünyayı dar ediyor!"


Cihan, Kaya’nın yakasına yapıştı. "Kendine gel Kaya! O kızın babası bizim babamızın katili diye biliniyor bu topraklarda! Ecmel içeride cezasını çekiyor, dışarıdaki oğlu Şahin ise pusu kurmuş bekliyor. Sen o konağa adım attığın an, yıllardır bastırdığımız o kan davası hortlar!"


Ablası Nare köşede sessizce ağlarken, anne Sadakat Albora sedirinden doğruldu. "Kaya," dedi, sesi bir mermer kadar sertti. "Ben babanın acısını bağrıma taş basıp sustum sırf siz yaşayın diye. Şimdi sen gidip o düşmanın kızını bu konağa gelin mi getireceksin? Unutacaksın!"


"Ana!" diye haykırdı Kaya, dizlerinin üzerine çöküp annesinin ellerine kapandı. "Ölüyorum ana, nefes alamıyorum. O dağ evinde bana baktığı gibi kimse bakmadı bana."


Tam o sırada, konağın önünden acı bir fren sesi duyuldu. Şahin ve adamları arabalarla geçmiş, havaya üç el ateş ederek Albora’lara gözdağı vermişti. Silah sesleri gecenin sessizliğini bıçak gibi yırtarken, Kaya elindeki tabancayla avluya fırladı ama Cihan onu arkasından yakalayıp kapıyı üzerine kapattı. 


"Gitme! Pusu kurmuşlar, seni sokak ortasında vuracaklar!"


Ertesi sabah, Ecmel’in konağında Fidan Hanım, gece boyu kızından ses çıkmayınca sabaha karşı kapıyı açmış ve Zerrin’i kapının eşiğinde yarı baygın halde bulmuştu. Şahin’den gizli, yaşlı aile doktorunu arka kapıdan merdivenlere çıkardılar.

Doktor, Zerrin’in nabzını kontrol ettikten sonra yüzündeki o ciddi ifadeyle Fidan’ı koridorun kuytu bir köşesine çekti. Sesini fısıltıya indirerek bombayı patlattı:

"Fidan Hanım... Kızın solgunluğu hastalıktan değil. Zerrin hamile. Neredeyse bir aylık."


Zerrin, yatağın içinde kulaklarına inen bu sözlerle buz kesti. Hamile mi? Elini gayriihtiyari karnına götürdü. Dağ evindeki o rüzgarlı gece, Kaya’nın göğsünde uyandığı o huzurlu sabahlar geldi aklına. İçinde bir Albora büyüyordu. Babasını hapse tıkan, abisinin gebertmek istediği o adamın canı, kendi canına karışmıştı.


"Ne dersin sen doktor?!" diye feryat etti Fidan, sesini kısmaya çalışarak. "Sen bizi diri diri mezara mı gömeceksin Zerrin? Baban içeride Albora'ların iftirasıyla çürürken, sen o düşmanın dölünü mü koydun karnına?"


Zerrin yatağın içinde doğruldu. Gözlerindeki o korku, yerini bambaşka bir anne gücüne bırakmıştı artık. Elini karnından ayırmadı. "O sadece benim bebeğim anne," dedi, sesi ilk defa bu kadar dikti. "Kaya’nın parçası o. Beni burada öldürün, o odaya gömün ama o bebeğe dokunmanıza izin vermem!"


Sır, Mardin’in dar sokaklarında uzun süre sır kalmadı. Zerrin’in odasındaki o sadık hizmetçi kız, akşam ezanı okunurken Nare Albora’ya gizlice o haberi uçurdu: "Nare Abla, Zerrin abla hamile. Kaya Abi'nin bebeğini taşıyor ama Şahin öğrenirse kızı da bebeği de yaşatmaz. Bir çare bulun!"

Nare, aldığı bu haberle nefes nefese Albora konağının avlusuna daldı. Akşam yemeği için sofrada oturan Sadakat, Cihan ve Kaya, Nare’nin bu perişan halini görünce ayağa kalktı.


"Kaya... Zerrin... Zerrin hamileymiş," dedi Nare ağlayarak. "Senin bebeğini taşıyor."

Kaya olduğu yerde donakaldı. Kulakları uğuldadı, içini devasa bir şok ve mutluluk karışımı kapladı. Benim çocuğum... Kaya, yerdeki tabancasını kaptığı gibi avluya fırladı. Gözü tamamen kararmıştı. Artık karşısında ne düşmanlık vardı ne geçmiş; orada, o konağın içinde onun kadını ve doğmamış çocuğu tutsak altındaydı.


"Kaya! Dur!" diye bağırdı Cihan arkasından, kardeşini yakalamak için öne atıldı.


"Bırak abi!" diye haykırdı Kaya, Albora konağının büyük demir kapısını açarken. "Bu saatten sonra beni öldürmeyen her kurşun Şahin’in ecelidir! Ben karımı da çocuğumu da o zindandan alıp çıkacağım!"


Gece yarısı, Ecmel Bey’in konağının büyük demir kapısı Kaya’nın tekmeleriyle gümbürdedi. Şahin, belindeki silaha davranarak avluya fırladı. Fidan da arkasından çıktı. Kapı açıldığında karşılarında tek bir adam vardı: Kaya Albora.


"Ulan senin azrailin benim, hâlâ akıllanmadın mı?!" diye bağırdı Şahin, silahı Kaya’nın alnına dayayarak.


Kaya kılını bile kıpırdatmadı. Gözlerini yukarıda, Zerrin’in kilitli olduğu odanın pencerelerine dikti. Zerrin, gürültüye uyanıp pencereye koşmuş, demir parmaklıkların arkasından aşağıya bakıyordu.


"Vur Şahin!" diye bağırdı Kaya, sesi tüm avluda, taş duvarlarda yankılandı. 


"Vuracaksan vur! Ama vurmayacaksan çek o silahı önümden. Ben buraya sadece sevdiğimi almaya gelmedim! Ben karımı ve doğacak çocuğumu almaya geldim! Zerrin hamile! Benim soyum, benim kanım o konağın içinde kilitli!"


Avluya ölümcül bir sessizlik çöktü. Şahin’in elindeki silah titremeye başladı. Bakışları annesi Fidan’a döndü. Fidan’ın yüzündeki o dehşet ifadesi, Kaya’nın yalan söylemediğinin kanıtıydı.

Yukarıda, pencerenin arkasında Zerrin, elini karnına koymuş, aşağıya doğru bağırıyordu: "Kayaaa! Gitme, bırakma bizi!"


Cihan Albora da o an adamlarıyla avluya daldı, silahını Şahin’e doğrulttu. Yıllardır Ecmel’i suçlayan Albora’lar ve Albora’lardan nefret eden Ecmel’in sülalesi, doğacak o masum bebeğin haberiyle en büyük ve en kanlı hesaplaşmanın eşiğine gelmişti.


Şahin’in namlusu Kaya’nın alnında milim oynamıyordu ama parmağı tetiğe basamıyordu. Mardin’in rüzgarı avludaki meşaleleri savururken, Şahin’in gözleri delice döndü; önce yukarıda ağlayan kız kardeşine, sonra suçluluğu yüzünden okunan annesi Fidan’a baktı.


"Doğru mu?" diye kükredi Şahin, sesi avlunun taş kemerlerinde patladı. "Ana! Doğru mu söylüyor bu Albora iti? Kardeşim o katil sülalesinin dölünü mü taşıyor?"


Fidan Hanım başını öne eğdi. Hayatında ilk defa susuyordu. Onun bu sessizliği, Şahin için ölüm fermanından farksızdı. Şahin, uğradığı ihanetin öfkesiyle silahın kabzasını Kaya’nın şakağına doğru savurdu. Kaya darbenin şiddetiyle sendeleyerek yere düştü, şakağından sızan kan saniyeler içinde yanağından boynuna doğru süzüldü.


"Kayaaa!" diye feryat etti Zerrin yukarıdan, tırnaklarını demir parmaklıklara geçirdi. 


"Dokunma ona! Şahin yapma, canımı alırsın!"


Cihan Albora anında öne fırlayıp Kaya’yı yerden kaldırdı ve kendi gövdesini kardeşine siper etti. Arkasındaki Albora adamları da silahlarının mekanizmasını aynı anda doldurdu. Şahin’in adamları da silahlarını Albora’lara doğrultunca avlu bir anda namlu tarlasına döndü.


"Yeter!" diye kükredi Cihan Albora. "Buraya kan dökmeye gelmedik! Ama eğer kardeşime bir kurşun daha sıkarsan, bu avludan hiçbirinizin ölüsü de dirisi de çıkamaz Şahin! Karşında sadece bir sülale yok, doğmamış bir Albora sabisinin babası var!"


"O çocuk bu topraklarda doğamaz!" diye bağırdı Şahin. "Babamı iftiralarla o dört duvarın arkasına gömenlerin soyunu ben kendi ellerimle kurutacağım!"


"Babana iftirayı biz atmadık Şahin!" diye gürledi Kaya, başından akan kana aldırmadan öne atılarak. "Biz babamın katilini arıyoruz, senin baban sustukça ihale ona kalıyor! Ama karnındaki o masumun ne bizim geçmişimizle ne sizin nefretinizle bir ilgisi var. O benim canım!" 


Fidan Hanım, namluların gölgesinde ağır adımlarla öne çıktı. Gözlerindeki yaşlar süzülürken ilk defa Şahin’in önüne dikildi. "Bırak o silahı Şahin," dedi, sesi titriyordu ama sarsılmaz bir kararlılığı vardı. "Ecmel içeride suçsuz yatıyor olabilir... Ama onun torununun kanı bu avluya dökülürse, baban oradan çıksa bile yüzümüze bakmaz. Bırak dedim sana!"


Şahin, annesinin bu çıkışıyla öfkeden kudurarak silahını indirdi ama gözlerini Kaya’dan ayırmadı. "Bu iş burada bitmez," diye fısıldadı zehir gibi bir sesle. "Bu lekeyle yaşayacağıma, hem onu hem kendimi gömerim toprağa."


Cihan Albora, Kaya’yı kolundan tutarak avludan dışarıya, karanlık sokağa doğru çekti. Kaya kapıdan çıkmadan önce son kez yukarı baktı. Zerrin’le göz göze geldiler. Kaya, eliyle kalbini işaret etti, "Buradayım, öleceğimi bilsem de seni o zindandan alacağım" der gibiydi. Zerrin de elini karnına koydu. İçinde büyüyen o Albora, bu iki düşman sülalenin arasındaki en tehlikeli cephe haline gelmişti.



Ertesi gün, Mardin Kapalı Cezaevi'nin soğuk görüş odasında demir kapı acı bir gıcırtıyla açıldı. Ecmel, kır saçları ve yüzündeki derin çizgilerle masanın bir tarafına oturdu. Karşısında ise yüzü kireç gibi olan karısı Fidan vardı. Şahin’in her şeyi yakıp yıkmasından korktuğu için kocasına sığınmaya gelmişti.

Ecmel, karısının gözlerindeki o devasa korkuyu gördü. "Ne oldu Fidan? Ne bu halin? Şahin yine Albora’larla mı dalaştı?"


Fidan yutkundu, elleri titreyerek kocasının nasırlı ellerini tuttu. "Ecmel... Durum bildiğin gibi değil. Zerrin... Zerrin o en küçük Albora’dan, Kaya’dan hamile."


Ecmel’in gözleri buz kesti. Yıllardır suçsuz yere yattığı o hücrenin soğukluğu bile kalbini bu kadar üşütmemişti. Albora’lar onun üzerine katil damgası vurmuştu, onun gençliğini elinden almıştı. Şimdi ise kızının karnında bir Albora büyüyordu.


"Sen ne dersin Fidan?" dedi Ecmel, sesi derinden gelen bir deprem gibi titreyerek. "Ben burada onların iftirasıyla çürürken, benim kızım o soyun dölünü mü taşıyor?"


"Şahin delirdi, konağı basacaklar, kan gövdeyi götürecek Ecmel! Bir şey yap, oğlunu durdur, kızımızı koru!" diye ağladı Fidan.


Ecmel derin bir nefes aldı. Gözlerini tavana dikti. Katil değildi, Albora’ların babasını o öldürmemişti ama bunu kimseye kanıtlayamamıştı. Şimdi o doğacak bebek, belki de gerçek katilin ortaya çıkması için tek şanstı, ya da iki ailenin de sonu.


"Şahin’e haber salın," dedi Ecmel, sesi ölümcül bir sakinliğe bürünerek. "Kıza dokunmayacak. O çocuk Albora’ların konağında değil, benim konağımda doğacak. Albora’lar o çocuğu istiyorsa, önce benim üzerimdeki o katil lekesini temizleyecekler! Temizlemezlerse, Kaya o çocuğun yüzünü rüyasında bile göremez."


Mardin’in diğer ucunda, Albora konağında da fırtına dinmek bilmiyordu. Sadakat Albora, Nare ve Cihan salonun ortasında ayaktaydı. Kaya ise şakağındaki sargıyla odanın köşesinde, sanki her an birini öldürecekmiş gibi bekliyordu.


"O kız bu konağa gelemez!" diye kestirip attı Sadakat Hanım. "Karnındaki çocuk Albora kanı taşır, başımız üstüne. Ama babasının katil diye bilindiği o eve biz gidip kız isteyemeyiz!"


Kaya öne fırladı, annesinin karşısında diz çöktü. "Ana! Ecmel babamı öldürmedi diyorlar! Kasabadaki eski adamlar, herkes fısıldaşıyor. Ecmel suçsuz yere o suçu üstlendi ya da üzerine yıkıldı. Eğer gerçek katili bulursak... Eğer o lekeyi temizlersek, Zerrin’i bana verir misin?"


Cihan Albora kardeşinin bu sözleriyle duraksadı. Yıllardır içini kemiren o şüphe yeniden canlanmıştı. "Katili bulmak öyle kolay mı sanırsın Kaya? Yirmi yıllık mevzu bu."


"Gerekirse ömrümü veririm abi!" diye haykırdı Kaya. "Zerrin orada o zindanda, Şahin’in namlusunun gölgesinde benim bebeğimi taşıyor. Ben o katili bulacağım. Ecmel’i oradan çıkaracağım ki Zerrin’imi ve çocuğumu alabileyim!"


Kaya Albora, aşkı ve doğmamış çocuğu için Mardin’in en karanlık geçmişini kurcalamaya yemin ederken; Ecmel’in konağında Zerrin, odasının penceresinden dışarıya bakıp elini karnına koyuyordu. Düşmanlık büyüktü, duvarlar yüksekti ama o taş duvarların arasında saklanan sırlar, doğacak olan o küçük Albora için bir bir dökülmeye başlayacaktı.


Kaya’nın ettiği o büyük yeminin ardından Albora konağının koridorlarında gecenin ayazı geziyordu. Cihan Albora, çalışma odasındaki eski ahşap masanın başına oturmuş, babasının ölümüne dair yirmi yıllık o sararmış mahkeme dosyalarını, karakol tutanaklarını önüne yığmıştı. Kaya’nın "Ecmel suçsuz" feryadı, içine bir kere kurt düşürmüştü. Eğer Ecmel masumsa, Albora’lar yirmi yıldır yanlış adamın canına susamıştı.


Kaya odadan içeri girdi, gözleri çakmak çakmaktı. "Bulabildin mi bir şey abi?"


Cihan başını dosyalardan kaldırmadan sertçe yutkundu. "O geceye ait üç görgü tanığı var Kaya. Üçü de o dönem Ecmel’in toprak kavgasında babamızla tartıştığını söylemiş. Ama tuhaf olan ne biliyor musun? Tetiği çeken silah hiçbir zaman bulunamadı. Ecmel ise mahkemede tek bir kelime bile etmedi. Ne 'ben vurdum' dedi ne 'suçsuzum'... Sustu."


"Çünkü birini koruyordu," dedi Kaya, masanın kenarını sımsıkı kavrayarak. "Ya da birileri onu susturdu. Abi, Zerrin’in vakti daralıyor. Şahin denilen o deli her an konağı onun başına yıkabilir. Benim o gerçek katili hemen bulmam lazım."


Tam o sırada kapı hızla açıldı, içeriye Nare girdi. Yüzü kireç gibiydi, elleri titriyordu. "Kaya... Cihan... Cezaevinden haber geldi. Ecmel içeriden Şahin’e talimat salmış. 'Albora’lar üzerimdeki bu katil lekesini temizlemeden o çocuk bu topraklarda Albora adını alamaz' demiş. Şahin şimdi konağın etrafına adam yığmış, Zerrin’i tamamen dünyadan soyutlamışlar."


Kaya öfkeyle duvara bir yumruk indirdi. Taş duvar Albora'nın öfkesiyle inledi. "Beni sınıyor yaşlı adam," diye fısıldadı Kaya. "Kendi kızının ve torununun canı pahasına beni sınıyor. Ama o katili bulacağım."


Ecmel’in konağında ise Zerrin için günler tam bir işkenceye dönüşmüştü. Hamileliğinin ilk ayı stresi, bulantıları ve halsizliği katbekat artırıyordu. Ancak o, karnındaki Albora’yı hissettikçe bambaşka bir kadına dönüşüyordu. Eski ürkek, sessiz Zerrin gitmiş; yerine gözünü budaktan sakınmayan bir anne gelmişti.

Şahin, odanın kapısını açıp içeri girdiğinde Zerrin yatağın kenarında oturmuş, pencereden dışarıyı izliyordu. Şahin, belindeki silaha elini atarak kız kardeşinin tepesine dikildi.


"Hâlâ o iti mi düşünürsün?" diye tısladı Şahin. 


"Babam içeriden haber saldı. Şanslısın ki o doğmamış sabinin canını bağışladı. Ama o çocuk burada doğacak, bu konakta büyüyecek. O Albora köpeği Kaya ise ancak uzaktan uzağa tırnaklarını kemirecek."


Zerrin yavaşça başını kaldırdı, abisinin gözlerinin içine dik dik baktı. "Kaya o katil lekesini temizleyecek abi," dedi, sesi buz gibiydi. "Babamın tetiği çekmediğini o Albora’lar da biliyor artık. O leke temizlendiği gün, bu kapıyı kendi ellerinle açacaksın bana."


Şahin yediği bu darbeyle sarsıldı, Zerrin’in çenesini sımsıkı kavradı. "Sen Albora’ların dilini konuşur olmuşsun! Unutma Zerrin, babam o tetiği çekmediyse bile suçu üstlendi. Bu topraklarda söz bir kere söylenir, kan bir kere akar. O çocuk Albora olmayacak!"


Şahin hışımla odadan çıkıp kapıyı tekrar kilitledi. Fidan Hanım ise koridorun köşesinde sessizce ağlıyordu. Kocası içeride, oğlu dışarıda delirmek üzereydi. Kızı ise düşmanın dölüne can veriyordu. Fidan, bu kördüğümün içinden nasıl çıkacaklarını bilmiyordu.


Kaya Albora, Mardin’in en tekinsiz, eski kasaba kahvelerinden birine tek başına girdi. Burası, yirmi yıl önceki o cinayet gecesinde babasının yanında olan eski adamların takıldığı yerdi. Belindeki tabancanın ağırlığını hissederek köşe masada oturan, saç sakalı birbirine karışmış yaşlı bir adamın, "Haşimin karşısına oturdu. Haşim, yirmi yıl önce Albora’ların sağ koluydu.

"Haşim Dayı," dedi Kaya, sesini masadaki gürültünün arasında bastırarak. "Babama sıkılan o kurşunun hesabını sormaya geldim. Ama Ecmel’in değil, gerçek katilin hesabını."


Yaşlı adam, tek sağlam gözüyle Kaya’yı süzdü, derin bir iç çekti. "Girme o mevzuya Kaya... O gece o tetiği çeken el, Ecmel’in eli değildi, doğru. Ecmel o gece Albora’ların toprağına bile ayak basmamıştı."


Kaya’nın kalbi göğüs kafesini kıracak gibi çarpmaya başladı. "Kim vurdu babamı o zaman? Konuş Haşim Dayı, karnında bebeğimle zindanda bekleyen bir can var!"


Haşim, etrafı kontrol ettikten sonra masaya doğru eğildi. "Babanı vuran, o dönem Albora’ların gücünü çekemeyen, iki aileyi birbirine kırdırmak isteyen üçüncü bir sülaleydi... Baybars’lar. Ecmel ise o gece Baybars’ların kendi ailesine dokunmaması için, Şahin daha kundaktayken tehdit edildiği için suçu üstlenmek zorunda kaldı. Gerçek katil hâlâ dışarıda, Mardin’in en yüksek tepesinde oturuyor."


Kaya aldığı bu isimle sarsıldı. Baybars’lar... Mardin’in pusu kurmayı en iyi bilen, karanlık sülalesi. Demek ki yirmi yıldır iki aile birbirini boşa yemişti.


Kaya Albora, aldığı bu hayati ipucuyla arabasına atlayıp hışımla abisi Cihan’ın yanına dönerken; Ecmel’in konağında gece yarısı büyük bir çığlık yükseldi.

Zerrin, yatağın içinde alt karnına giren o amansız, bıçak gibi keskin sancıyla uyandı. Stres, abisi Şahin’in baskısı ve günlerdir boğazından tek bir lokma geçmemesi bedenini iflas ettirmişti. Çarşafları sımsıkı kavrayarak inledi:

"Anne... Anne yetiş! Bebeğim..."


Fidan Hanım kapıyı fırlayarak açtı, Zerrin’in yatakta iki büklüm olduğunu, acıdan ter içinde kaldığını görünce feryat etti. "Şahin! Arabayı hazırla, çabuk! Kız gidiyor!"


Şahin yukarı koştu, Zerrin’i o halde görünce içindeki o nefret bir anlık da olsa yerini kardeş acısına bıraktı. Zerrin’i kucağına alıp merdivenlerden indirirken, Zerrin bilincini kaybetmek üzereydi. "Kaya..." diye sayıkladı fısıltıyla. "Kaya, bebeğimizi koru..."


Mardin Devlet Hastanesi’nin acil servisi o gece tarihi bir hesaplaşmaya daha şahit olacaktı. Hizmetçi kızdan haberi alan Kaya ve Cihan Albora, Şahin’in arabasından hemen sonra hastane bahçesine daldılar.


Kaya, arabadan inen Şahin’in yakasına yapıştı. 


"Zerrin’e ne yaptın lan?! Ne yaptın kardeşime!"


Şahin silahını çekip Kaya’nın göğsüne dayadı. 


"Çekil önümden Albora! Kardeşim senin o lanet dölün yüzünden can çekişiyor içeride!"


Cihan Albora da silahını çekip Şahin’in kafasına dayadı. Hastanenin önü bir anda iki ailenin adamlarıyla kuşatıldı. Tam o sırada acil servis kapısından çıkan doktor, o barut kokan havayı böldü:

"Durun! Ne yapıyorsunuz siz? İçeride bir anne ve doğmamış bir bebek hayatta kalma mücadelesi veriyor. Zerrin Hanım’ın durumu kritik, erken gebelik kanaması var. Eğer o silahları indirip sakinleşmezseniz, ikisini de kaybedeceksiniz!"


Kaya, doktorun "kaybedeceksiniz" sözüyle sarsıldı, dizlerinin üzerine çöktü. Gözyaşları Mardin’in o soğuk betonuna akarken, Şahin’e baktı. "Yirmi yıldır bizi birbirimize kıran Baybars’lar yüzünden bugün benim çocuğum ölüyor Şahin! Duydun mu beni? Babalarımızın katili Baybars’lar! Bırak içeri gireyim, izin ver Zerrin’in elini tutayım. O benim sesimi duyarsa yaşar..."


Şahin’in elindeki silah yavaşça yere doğru kaydı. Gerçek katilin ismi hastane bahçesinde yankılanırken, Zerrin içeride hayata tutunmaya çalışıyordu.


Şahin’in elindeki silahın namlusu yavaşça betona doğru indi. Gözlerindeki o kör öfke, ilk defa yerini sarsıcı bir idrak ve dehşete bırakmıştı. Baybars’lar... Yirmi yıldır babasının gençliğini çalan, kendisini bir katil oğlu olarak büyüten o karanlık gölge, meğer Albora’ların da babasının canını alan eldi.


"Baybars’lar mı?" diye fısıldadı Şahin, sesi hastane bahçesindeki rüzgarda neredeyse kayboldu. "Babam... Onlar yüzünden mi sustu?"


"Onlar yüzünden," dedi Kaya, gözyaşları şakağındaki kurumuş kan izlerine karışırken. 


"Haşim her şeyi anlattı. Baban seni, anneni korumak için Baybars’ların tetiğini üstlendi. Biz yirmi yıldır birbirimizin canına susarken, onlar yukarıda konağında sefa sürüyor Şahin! Şimdi bırak beni... Zerrin’imin, bebeğimin yanına gideyim. Yalvarırım."


Şahin bir an arkasındaki adamlarına, sonra hastanenin parıldayan beyaz ışıklarına baktı. Yutkundu, göğsü körük gibi inip kalkıyordu. Silahını beline koydu ve Kaya’ya arkasını döndü. Bu, "Geç" demekti.


Kaya, saniyeler içinde acil servisin kapısından içeri fırladı. Cihan Albora ve Şahin ise hastane bahçesinde, yirmi yıllık düşmanlığın ardından ilk kez yan yana, ama aralarında görünmez bir uçurumla kalakalmışlardı. Cihan, Şahin’in yanına yürüdü, elini ceketinin cebine attı. "Bu gece o kapıda nöbetteyiz Şahin. Ama o çocuk oradan sağ salim çıksın... Baybars’ların tepesine bu kez Albora’larla Ecmel’in sülalesi birlikte çökecek."


Ameliyathanenin müşahede odasının kapısı açıldığında içerideki o keskin ilaç kokusu Kaya’nın genzini yaktı. Zerrin, beyaz çarşafların arasında, kolunda serumlar ve kalbini izleyen o monitörün mekanik ritmiyle yatıyordu. Yüzü o kadar solgundu ki, gelinlik giymiş bir ölü gibiydi.

Kaya, adımlarını parmak uçlarında atarak yatağın kenarına geldi. Diz çöktü, Zerrin’in buz kesmiş sağ elini iki avucunun arasına alıp dudaklarına götürdü.


"Zerrin’im..." diye fısıldadı, sesi hıçkırıkla bölündü. "Buradayım. Kaya’n geldi. Gitmedim, bırakmadım seni."


Monitördeki o zayıf, düzensiz sinyaller, Kaya’nın sesini duyduğu an birden hızlandı. Zerrin’in kapalı olan göz kapakları titredi. Derin bir nefes almaya çalıştı ama göğsü acıyla sıkıştı. Yavaşça gözlerini araladı. Karşısında haftalardır rüyalarında gördüğü, hasretinden eridiği adamı görünce parmakları Kaya’nın elini sıktı.


"Kaya..." dedi fısıltıyla, sesi adeta bir iç çekiş gibiydi. "Bebeğimiz... Ona bir şey oldu."


"Burada," dedi Kaya, sol elini yavaşça Zerrin’in alt karnına koyarak. "Bizimle güzelim. Çok güçlü bir Albora o. Babası gibi, annesi gibi inatçı. Gitmeyecek. Ama sen de bırakmayacaksın kendini. Söz verdik birbirimize, o dağ evine yeniden döneceğiz."


Zerrin, Kaya’nın elinin sıcaklığını karnında hissettiği an gözünden bir damla yaş süzüldü. O an, o soğuk hastane odasında, iki düşman sülalenin ortasında yeşeren o küçük can, annesine geri döndü. Sinyaller düzene girdi, o amansız kasılmalar yavaş yavaş dindi. Aşk, Mardin’in töresinden de, Baybars’ların kurşunundan da daha güçlü olduğunu o gece kanıtladı.


Ertesi sabah, doktor Zerrin’in hayati tehlikeyi atlattığını ancak birkaç gün daha hastanede mutlak müşahede altında kalması gerektiğini açıkladı. Bu haber, hem Albora konağına hem de Ecmel’in evine bir nefes gibi ulaştı.

Ancak Mardin’de bir hesap kapanmadan diğeri açılmazdı.

Şahin, hastaneden ayrılıp doğrudan cezaevine, babası Ecmel’in yanına gitti. Görüş odasında camın arkasındaki babasına baktığında, bu kez gözlerinde öfke değil, yirmi yılın acısı vardı. Telefonu kaldırdı.


"Baba," dedi Şahin. "Kaya Albora her şeyi öğrendi. Baybars’lar... Baybars’ların tetiğini bizim canımızla ödediğini biliyor artık."


Ecmel, duyduğu isimle irkildi, elindeki sigara titredi. "O çocuk nereden bilirlermiş..."


"Haşim konuşmuş baba. Şimdi Albora’lar Baybars’ların kapısına dayanacak. Zerrin hamile, o çocuk yaşasın istiyorsan, Albora’larla birlik olacağız. Söyle bana baba... Gerçekten sen vurmadın değil mi?"


Ecmel gözlerini kapattı, derin bir iç çekti. Yirmi yıllık o ağır dilsizlik yemini, torununun ve kızının canı söz konusu olunca ilk kez kırıldı. "Ben vurmadım oğul," dedi Ecmel, sesi camın arkasından boğukça geldi. "Kardeşini, anneni Baybars’ların namlusundan korumak için girdim bu deliğe. Ama madem Albora’lar gerçeği arar, gidin o itlerin elindeki o geceye ait olan o gümüş kakmalı tabancayı bulun. Benim suçsuzluğumun, babalarının katilinin kanıtı o silahtır."


Aynı saatlerde Albora konağında Cihan Albora, adamlarına silahlarını hazırlatıyordu. Kaya, Zerrin’in başından bir an bile ayrılmak istemiyordu ama abisinin ve Şahin’in Baybars’lar için harekete geçeceğini biliyordu. Hastane odasında Zerrin’in alnından öptü.


"Gidiyorum güzelim," dedi Kaya. "Babanın üzerindeki o lekeyi söküp almaya gidiyorum. Bu gece o konaktan ya o silahla çıkacağım ya da hiç çıkmayacağım. Ama döndüğümde, ne kapılar kilitli olacak üzerimize ne de bu namuslar kirli."


Zerrin, Kaya’nın elini tuttu. "Sağ salim dön... Bebeğin için dön," dedi.


Mardin’in en yüksek tepesinde, Baybars sülalesinin o kale gibi korunan konağına doğru iki farklı yönden iki araba konvoyu yola çıktı. Bir tarafta Cihan ve Kaya Albora, diğer tarafta Şahin ve adamları... Yirmi yıldır birbirinin kanını içmek isteyen iki düşman aile, şimdi tek bir amaca doğru, Mardin’in tozunu dumana katarak ilerliyordu.

Baybars’ların konağının kapısına geldiklerinde, Şahin ve Kaya arabalarından aynı anda indiler. İki genç adam, omuz omuza Baybars’ların kapısını tekmelemeye hazırlanırken, Mardin tarihinin en büyük, en kanlı ve en haklı hesaplaşması başlamak üzereydi. Doğacak olan o küçük Albora bebeği, bu toprakların yirmi yıllık lanetini kanla değil, adaletle temizleyecekti.


Baybars konağının devasa ahşap kapısı, Şahin’in ve Kaya’nın eş zamanlı tekmeleriyle menteşelerinden çatırdadı. Avluda yankılanan o gümbürtü, Baybars’ların yirmi yıllık sahte huzurunun sonuydu. İçerideki korumalar ne olduğunu anlamadan silahlara davrandı ama karşılarında sadece Albora’ları değil, Ecmel’in sülalesini de omuz omuza görünce namluları havada kaldı.


"Nadim Baybars!" diye gürledi Cihan Albora, avlunun ortasına dikilerek. "Çık dışarı dilsiz şeytan! Döktüğün kanların, attığın iftiraların hesabı sorulmaya geldi!"


Konağın üst katındaki parmaklıklardan, Baybars sülalesinin başı, yaşlı ve sinsi reisleri ortaya çıktı. Aşağıdaki kalabalığı ve yan yana duran Kaya ile Şahin’i görünce yüzündeki o kibirli gülümseme hafifçe soldu. "Ne istersiniz bu saatte kapımda?" dedi, sesi yukarıdan buz gibi soğuk geldi. "Albora’larla Ecmel’in itleri ne zamandan beri aynı kapıya ürür olmuş?"


Şahin, silahını doğrudan yaşlı adamın göğsüne doğrulttu. "Babamın gençliğini çaldığın gün bitti o düşmanlık Nadim Baybars! Babamı susturduğun, Şahin Albora’yı vurduğun o gümüş kakmalı tabanca nerede?"


Yaşlı adam kahkaha attı. "Yirmi yıllık hikaye... Kim inanır size? O silah çoktan toprak oldu."


"Toprak olmadı!" diye haykırdı Kaya Albora, öne fırlayarak. "Haşim her şeyi anlattı! Silahı o gece konağın altındaki eski mahzene gömdüğünü biliyoruz. Şimdi ya o silahı verir, Ecmel’in suçsuzluğunu itiraf edersin; ya da bu gece bu konaktan tek bir Baybars canı sağ çıkmaz!"


Avluda gerilim bir yay gibi gerildi. Nadim’in bir işaretiyle yukarıdaki adamlar tetik çekti, tam o an ilk kurşun patladı. Avlu bir anda cehennem yerine döndü. Kaya, Şahin’i sütunun arkasına doğru çekerken yukarılardan taş duvarlara kurşunlar yağıyordu. Cihan Albora ve Şahin’in adamları çapraz ateşe başladı. Kaya, kargaşadan faydalanarak mahzen kapısına doğru hamle yaptı; Zerrin’e ve karnındaki masum sabiye verdiği söz, onu kurşunların arasından bir gölge gibi geçiriyordu.


Kaya, mahzenin küf kokan, karanlık merdivenlerinden aşağı indi. Yukarıda silah sesleri, çığlıklar Mardin’in gecesini inletirken, o elindeki fenerle duvarları, eski sandıkları aramaya başladı. Haşim’in tarif ettiği o gevşek tuğlayı bulması gerekiyordu.

Zaman daralıyordu. Zerrin hastane odasında onun yolunu gözlüyordu.

Sonunda, sağ köşedeki kemerin altında, diğerlerinden daha koyu duran o taşı gördü. Tabancasının kabzasıyla taşa sertçe vurdu. Taş kırılıp yere düştüğünde, arkasındaki oyukta kadife bir kumaşa sarılı, üzeri tozlanmış o meşhur gümüş kakmalı tabanca duruyordu. Kaya, kumaşı açıp silaha baktığında namlusunun üzerindeki Albora damgasını ve yirmi yılın kanlı lekesini gördü. Gerçek katilin, babasının katilinin mührü ellerindeydi artık.

Yukarı fırladığında avludaki çatışma bitmek üzereydi. Cihan ve Şahin, Baybars’ın adamlarını etkisiz hale getirmiş, yaşlı reisi dizlerinin üzerine çöktürmüştü. Kaya, elindeki gümüş kakmalı tabancayı Şahin’in ve abisinin önüne fırlattı.


"Bitti," dedi Kaya, nefes nefese. "Leke temizlendi. Adalet yerini bulacak."


Şahin, silaha baktı, sonra Kaya’nın elini sıktı. Yirmi yıllık o amansız, kanlı düşmanlık, o gece iki genç adamın birbirinin gözünün içine bakmasıyla tamamen tarihe karıştı.


Ertesi sabah, Mardin Adliyesi’nin önü tarihi bir kalabalığa şahit oluyordu. Kaya’nın bulduğu o gizli silah, balistik incelemeden geçmiş ve yirmi yıl önceki cinayetin Ecmel tarafından değil, Karadağ’lar tarafından işlendiği kesinleşmişti.

Büyük demir kapı açıldı. Ecmel Bey, yirmi yıl sonra ilk kez üzerinde mahkum elbisesi olmadan, sivil kıyafetleriyle güneşin altına adım attı. Saçları ağarmış, beli bükülmüştü ama gözleri gururluydu. Kapıda onu karısı Fidan, oğlu Şahin ve... Albora’lar bekliyordu.

Ecmel, ağır adımlarla yürüyüp karısına ve oğluna sarıldı. Sonra gözleri, kalabalığın arkasında, şakağındaki sargıyla dimdik duran Kaya Albora’ya takıldı. Ecmel, Kaya’nın yanına yürüdü. Herkes nefesini tutmuş ne yapacağını beklerken, yaşlı adam elini Kaya’nın omzuna koydu.


"Oğul," dedi Ecmel, sesi titreyerek. "Sen benim üzerimdeki o ağır lekeyi söktün aldın. Benim canımı, namusumu kurtardın. Karadağ’ların zindanından kızımı da, doğacak o masum sabiyi de kurtarmak artık senin hakkındır."


Kaya, Ecmel Bey’in elini öptü, alnına koydu. 


"Sağ olasın baba," dedi. "Bundan sonra senin başın da bizim başımız da diktir."


Aylar sonra... Mardin’in o yakıcı sıcağı yerini serin, huzurlu bir sonbahar rüzgarına bırakmıştı.

O uğursuz, taş duvarlı konaklar geride kalmıştı. Kaya ve Zerrin, her şeyin başladığı, Şahin’in bir zamanlar yaktığı ama Albora’ların ve Ecmel’in adamlarının el birliğiyle eskisinden çok daha güzel, taştan ve ahşaptan yeniden inşa ettiği o dağ evindeydiler. Artık ne kilitli kapılar vardı ne de pusu kuran namlular.

Zerrin, karnı iyice burnunda, pencerenin kenarındaki sedirde oturmuş, dışarıdaki karlı dağları izliyordu. İçeri giren Kaya, elinde sıcak bir çayla Zerrin’in yanına oturdu. Elini yavaşça o kocaman olmuş karnına koydu. Bu kez bebek içeriden Kaya’nın eline sert bir tekmeyle karşılık verdi.


Kaya gülümsedi, gözleri doldu. "Bak sen şu afacana... Şimdiden Albora gibi kafa tutuyor babasına."


Zerrin, başını Kaya’nın omzuna yasladı. İçindeki o amansız sancılar, korkular, o üç haftalık hücre hapsi çok geride kalmıştı. "O hem Albora hem Ecmel’in kanı Kaya," dedi yavaşça. "O bu topraklara barışı getiren çocuk."


Mardin’in tepelerine akşam çökerken, o dağ evinin bacasından yükselen beyaz duman, iki ailenin yirmi yıllık lanetinin bittiğinin, taş duvarların arkasında nihayet aşkın ve adaletin kazandığının en güzel kanıtıydı.


O dağ evinin pencerelerinden süzülen Mardin güneşi, Zerrin’in yüzüne ilk defa bu kadar huzurlu vuruyordu. Artık ne odasının üzerine kilitlenen o ağır demir kapılar vardı ne de dışarıda patlayan silahların barut kokusu... Sadece rüzgarın sesi ve şöminede çıtırdayan odunların sıcaklığı.

Zerrin, hamileliğinin dördüncü ayına girmişti. O amansız ilk dönem bulantıları, yerini tatlı bir halsizliğe ve asla tahmin edemeyeceği anlarda gelen o tuhaf iştah patlamalarına bırakmıştı. Karnı artık dışarıdan bakıldığında hafifçe yuvarlaklaşmış, kendini belli ediyordu.

Gece yarısını çoktan geçmişti. Dağ evinin içi sessizliğe gömülmüşken, Zerrin aniden yatağın içinde gözlerini açtı. İçinde öyle bir his, dilinin ucunda öyle bir tat vardı ki, sanki onu yemezse sabaha çıkamayacaktı. Yavaşça doğruldu, eli gayriihtiyari karnına gitti.


"Bebeğim..." diye fısıldadı gülerek. "Gerçekten bu saatte mi?"


Yanında bir aslan gibi derin uykuda olan Kaya’yı uyandırmaya kıyamadı. Yataktan sessizce kalkıp mutfağa süzüldü. Dolabı açtı, kileri kurcaladı ama aradığı şey orada yoktu. Yokluğu içini öyle bir sızlattı ki, gözleri doldu hamilelik hormonlarının etkisiyle. Tezgahın kenarına oturup minik bir hıçkırık kaçırdı ağzından.


"Zerrin?"


Kaya, uykulu gözlerle mutfağın kapısında belirmişti. Karısının tezgah kenarında gözü yaşlı oturduğunu görünce yüreği ağzına geldi. Üç hafta boyunca o zindanda kalmanın verdiği korkular hâlâ taze sayılırken, panikle öne atıldı, Zerrin’in önünde diz çöktü.


"Güzelim, neren ağrıyor? Bebek mi? Sancı mı var, hastaneye mi gidiyoruz?" dedi, elleri titreyerek Zerrin’in yüzünü avuçlarken.

Zerrin hıçkırıklarının arasından başını salladı, hem ağlıyor hem de durumun komikliğine gülmeye çalışıyordu. "Yok... Sancı değil."


"E niye ağlıyorsun kurban olduğum? Ödümü kopardın."


Zerrin utanarak bakışlarını kaçırdı, sesini küçücük bir çocuk gibi kıstı:

"Kaya... Benim canım çok fena yeşil erik istiyor."


Kaya olduğu yerde kaldı. Gözlerini kırpıştırdı. 


"Erik mi?" diye sordu. Sonra dışarıdaki zifiri karanlığa, camlara vuran sonbahar ayazına baktı. Mevsim sonbahardı, dağ başındaydılar ve vakit gece yarısı üçtü.


"Ama böyle tuzlu tuzlu..." diye devam etti Zerrin, gözleri parlayarak. "Hani kıtır kıtır ısırırsın ya... Üzerine de tuz ekleceğiz. Kaya, sabahtan beri rüyamda görüyorum sanki, dilim damağım kurudu."


Kaya, karısının o çocuksu neşesine, o parıldayan gözlerine ve burnunun ucunun kızarıklığına baktı. İçindeki o Albora eridi gitti o an. Haftalarca bu kızı kaybetme korkusuyla hastane koridorlarında ağlayan o sert adam, karısının bir erik lafıyla çocuk gibi gülümsedi.


"Demek bizim ufaklık ekşi istiyor," dedi Kaya, elini yavaşça Zerrin’in karnına koyarak. "Tuzlu yeşil erik öyle mi?"


"Bulamazsın ki..." dedi Zerrin, omuzlarını düşürerek. "Mevsimi değil. Hem burası dağ başı."


Kaya yerinden fırladı, sandalyenin üzerindeki ceketine uzandı. "Sen benim kimin oğlu olduğumu unutuyorsun Zerrin Albora," dedi göz kırparak. "Bu Kaya Albora, senin için gerekirse o erik ağacını kışın ortasında çiçek açtırır. Şahin’i ararım, Cihan abimi ararım, Mardin’deki tüm seraları altüst ederim. Sen yeter ki iste."


Kaya, Zerrin’i alnından uzunca öptü. "Yatağa gir, sıcak tut kendini. Ben gelene kadar o bebeğe iyi bak," diyerek gecenin karanlığına, arabasının anahtarını kapıp fırladı.

İki saat geçmişti. Zerrin yatakta bir sağa bir sola dönmüş, umudunu kesmişken dışarıda arabanın far ışıkları belirdi. Kapı açıldı, içeriye dondurucu soğukla birlikte Kaya girdi. Üstü başı darmadağındı, ceketinin önünü sımsıkı kapatmıştı.

Yatak odasına girdiğinde, ceketinin içinden küçük şeffaf bir poşet çıkardı. Poşetin içinde, Mardin’in bir serasından binbir ricayla, belki de tehditle bulup çıkartılmış, parıl parıl parlayan yedi sekiz tane kütür kütür yeşil erik duruyordu. Yanında da küçük bir kağıda sarılmış tuz...

Zerrin çığlık atmamak için elini ağzına kapattı. Kaya, yatağın kenarına oturdu, eriklerden birini tuza batırıp Zerrin’in dudaklarına uzattı. Zerrin eriği ısırdığı an çıkan o "küt" sesiyle birlikte gözlerini kapattı, yüzünde dünyalara bedel bir mutluluk belirdi.


"Nasıl?" diye sordu Kaya, hayranlıkla karısını izlerken.


"Dünyanın en güzel şeyi..." dedi Zerrin, ağzındaki ekşilikle gözlerini kısarak. Bir tane de Kaya’nın ağzına tıktı. "Bak, oğlun da çok sevdi, içeride nasıl kıpırdıyor."


Kaya kulağını Zerrin’in karnına yasladı, karısının elini sımsıkı tuttu. O soğuk taş konakların, yirmi yıllık kan davalarının ve geçmişin acı hatıralarının arasında; o gece bir avuç yeşil erikle, sıcak bir yatakta dünyanın en mutlu ailesi olmanın tadını çıkardılar.


Eriğin o ekşi, tuzlu tadı Zerrin’in damağına yayıldıkça, haftalardır ruhuna çöken o feodalitenin, konakların ağır kasveti tamamen silindi. Kaya, kulağı Zerrin’in karnında, bir eli karısının belinde öylece kalmıştı. Dışarıda Mardin’in dağ rüzgarı ahşap pencereleri zorluyordu ama içeride, şöminenin kızıl alevleri altında yeryüzünün en korunaklı limanını kurmuşlardı.


"Kaya," dedi Zerrin, elindeki erik poşetini komodinin üzerine bırakıp parmaklarını kocasının darmadağın olmuş saçlarına geçirirken. "Hâlâ inanamıyorum. Gerçekten bitti mi? Şahin, babam, Albora’lar... Herkes bizi kendi halimize mi bıraktı?"


Kaya başını yavaşça kaldırdı. Gözlerinde yirmi yılın yükünü bir gecede o mahzende bırakmış bir adamın hafifliği vardı. Zerrin’in yüzüne sarkan birkaç tel saçı kulağının arkasına itti.


"Bitti güzelim," dedi, sesi o kadar derinden ve emindi ki. "Baban özgür. Şahin o gümüş tabancayı Karadağ’ların elinde gördüğü an, yirmi yıldır bizi birbirimize kırdıran o karanlığı anladı. Biz bu topraklara kan borcumuzu ödedik Zerrin. Hem de fazlasıyla. Artık bu çocuk..." Elini yeniden Zerrin’in yuvarlaklaşan karnına koydu. "...sadece huzura doğacak."


Ertesi sabah, dağ evinin bahçesindeki kurumuş yaprakların üzerinde ayak sesleri yankılandı. Kaya, mutfakta Zerrin için taze dağ kekiğiyle çay demlerken kapının iki kez sertçe vurulmasıyla tetikte durdu. Elini gayriihtiyari beline attı; Albora kanı taşımak, huzurda bile tetikte olmayı gerektiriyordu.

Kapıyı yavaşça araladığında, basamaklarda duran adamı görünce dona kaldı.

Gelen Şahin’di.

Üzerinde o her zamanki öfkeli, barut kokan ceketlerden biri yoktu. Alt kat avlusunda her an birini vuracakmış gibi bakan Şahin, şimdi elleri ceketinin cebinde, mahcup ama dik bir duruşla Kaya’ya bakıyordu.


"Şahin?" dedi Kaya, sesini kontrol etmeye çalışarak. İçerideki Zerrin’in duymasını, strese girmesini istemiyordu.


Şahin yutkundu. Bakışlarını dağ evinin ahşap sundurmasında gezdirdi. "Gelmeyecektim," dedi, sesi pürüzlüydü. "Ama babam... Ecmel Bey zorladı. 'Git kardeşini gör, yeğenimin canını gözet' dedi." Cebinden küçük, kadife bir kutu çıkarıp Kaya’ya uzattı. "Annemin eski altınlarından. Zerrin’e... Yani yeğenime takarsınız."


Kaya, kutuya baktı, sonra Şahin’in gözlerinin içine. Yüzündeki o şakağındaki yara izi, Şahin’in kabzasıyla yapılmıştı; bunu ikisi de unutmamıştı. Ama yirmi yıllık iftira zincirini kıran o gece, aralarındaki nefreti de küle çevirmişti. Kaya geri çekilip kapıyı sonuna kadar açtı.


"İçeri gir abi," dedi Kaya. "Çay yeni demlendi. Zerrin de birazdan uyanır."


Şahin, Kaya’nın ağzından çıkan o "abi" kelimesiyle duraksadı. Gözleri dolacak gibi oldu ama Mardin adamıydı, belli etmedi. Ağır adımlarla içeri girdi.


Zerrin, odanın kapısından çıkıp salona adım attığında abisini karşısında görmeyi asla beklemiyordu. Bir an duraksadı, elini korkuyla karnına götürdü. Eski travmalar bir anlığına zihnini yokladı; o kilitli odalar, Şahin’in koridordaki postal sesleri...

Ancak Şahin, kız kardeşini görür görmez ayağa kalktı. O sert, acımasız ağabey gitmiş, yerine içi sızlayan bir adam gelmişti. Zerrin’e doğru birkaç adım attı, o belirginleşen karnına baktı.


"Zerrin..." dedi Şahin, sesi titreyerek. "Geldik işte. Babamın selamı var."


Zerrin daha fazla dayanamadı, hıçkırarak abisinin boynuna sarıldı. Şahin de kardeşini sımsıkı sardı, saçlarını öptü. "Affet beni güzelim," diye fısıldadı Şahin. "Seni o odaya kilitlediğim her gün için, canını yaktığım her an için affet. Bilemedim. Bizi birbirimize kırdıranların oyununa geldik."


Kaya mutfaktan elinde çay tepsisiyle çıkarken, iki kardeşin bu kucaklaşmasını sessizce izledi. Albora’lar ve Ecmel’in sülalesi, yirmi yıl sonra ilk kez aynı çatı altında, namluların gölgesinde değil, bir bebeğin kalp atışlarında buluşmuştu.


O gün akşama doğru, Albora konağından Cihan ve Nare de dağ evine geldi. Bahçedeki büyük ahşap masanın etrafında toplanmışlardı. Anne Sadakat Albora gelmemişti belki, hâlâ içindeki o eski yası tamamen söküp atamamıştı ama Nare’nin getirdiği bebek hırkaları ve Sadakat Hanım’ın kendi elleriyle ördüğü beyaz patikler, Albora anahtarının da artık bu evliliğe teslim olduğunu gösteriyordu.

Kaya, masanın başköşesinde oturan Şahin ve Cihan’a baktı. İki eski düşman, şimdi Karadağ’ların Mardin’den tamamen sürülmesi ve toprakların asıl sahiplerine, yani köylülere iade edilmesi üzerine konuşuyorlardı.

Zerrin, Nare’nin getirdiği patikleri eline alıp karnının üzerine koydu. "Bak," diye fısıldadı Kaya’nın kulağına. "Bembeyaz örmüş Sadakat ana. Lekesiz, tertemiz..."


Kaya, Zerrin’in beline sarıldı, başını onun omzuna koydu. Güneş, Mardin dağlarının arkasından batarken o kızıl ışıklar dağ evinin pencerelerini yalıyordu. Artık ne kaçışlar vardı, ne yakalanışlar, ne de 3 haftalık zindanlar...

Taş duvarların arkasında başlayan o imkansız dram, o gece bu dağ evinde, toprağa düşen ilk kar taneleriyle birlikte ölümsüz bir Albora efsanesine dönüşüyordu. Bebeğin ilk ağlayışına kadar, bu dağ evinde sadece sevda konuşulacaktı.


Kış, Mardin dağlarına bütünüyle çökmüştü. Dağ evinin etrafındaki patikalar bembeyaz bir örtüyle kaplanmış, o her yeri yakan sert taşlar bu kez karın sessizliğiyle ehlileşmişti. İçeride ise şöminenin gür ateşi, odanın ahşap tavanına kızıl gölgeler düşürüyordu.

Zerrin artık hamileliğinin son aylarına yaklaşmıştı. Karnı iyice ağırlaşmış, o zorlu ilk üç haftanın zayıflığından eser kalmamıştı. Yüzüne hamileliğin o duru, pembe aydınlığı çökmüştü. Nare’nin getirdiği kumaşları önündeki sehpaya sermiş, elindeki iğne iplikle doğacak oğlu için ufak tefek işlemeler yapıyordu.

Kaya ise mutfakta, elinde ahşap bir havanla ceviz dövüyordu. Zerrin’in bu aralar canı sürekli tatlı, özellikle de Fidan Hanım’ın eskiden konakta yaptığı o cevizli un helvasından çekiyordu. Kaya, mutfaktan çıkıp havanı sehpaya bıraktı, Zerrin’in arkasına geçip kollarını onun omuzlarına doladı. Başını Zerrin’in boynuna gömüp derin bir nefes aldı.


"Yorulmadın mı güzelim?" dedi, gözleri Zerrin’in elindeki küçük beze elişiyle yaptığı Albora motifine kayarken. "Bırak artık şunu, gözlerin yorulacak."


Zerrin başını arkaya eğip Kaya’nın yanağına küçük bir öpücük kondurdu. "Yorulmuyorum ki... İçeride öyle bir kıpırdıyor ki Kaya, sanki 'Anne çabuk bitir, üşüyorum' diyor."


Kaya gülümsedi. Yavaşça Zerrin’in önüne diz çöktü, iki elini o kocaman olmuş karnın üzerine yerleştirdi. O sırada bebek içeriden öyle sert bir tekmeyle karşılık verdi ki, Kaya’nın avcu yukarı doğru kalktı. Kaya gözlerini büyüterek karısına baktı.


"Bu çocuk kesin dayısına çekti," dedi gülerek. 


"Şimdiden kafa tutuyor babasına. Şahin gibi tez canlı olacak.”


Zerrin de güldü ama gözlerinde eski günlerin burukluğu belirdi bir an. "Şahin dün aradı," dedi yavaşça. "Babamla birlikte İstanbul’daki işlerin başına geçmişler ya hani... Sesinde ilk defa o eski öfke yoktu Kaya. 'Kardeşime iyi bak, baharda geleceğim' dedi."


Kaya, Zerrin’in ellerini tutup dudaklarına götürdü. "Biliyorum. Cihan abimle de her hafta konuşuyorlar artık. Karadağ’ların bıraktığı o eski usulsüz toprak sınırlarını el birliğiyle çözüyorlar. Yirmi yıl sonra ilk kez iki sülale de nefes aldı Zerrin. Hepsi şu içerideki afacan sayesinde."


Gece yarısı, dağ evinin çatısına vuran rüzgarın sesi şiddetlendi. Dışarıda dondurucu bir Mardin ayazı vardı. Kaya, şömineye birkaç kalın meşe odunu daha atıp yatağa dönecekken, Zerrin’in yatağın içinde aniden doğrulduğunu gördü.

Zerrin elini karnının altına koymuş, nefesini düzene sokmaya çalışıyordu. Gözleri acıyla kısılmıştı.


"Zerrin? Ne oldu?" diye fırladı Kaya, saniyeler içinde yatağın kenarında bitti. Gözlerinde yine o eski, hastane koridorlarındaki korkunun gölgesi belirdi. "Sancı mı?"


Zerrin yutkundu, Kaya’nın elini sımsıkı yakaladı. "Kaya... Bu seferki o yalancı sancılardan değil. Çok başka... Çok derin geliyor."


Kaya’nın beyninden aşağı kaynar sular döküldü. Mevsim kıştı, yollar karla kaplıydı ve hastane merkezdeydi. Telefonu kapıp hemen Cihan abisini aradı. "Abi! Zerrin... Doğum başladı. Yollar kapalı, ne yapacağız?"


Cihan’ın sesi telefondan her zamanki sarsılmaz Albora otoritesiyle geldi: "Kaya, sakin ol! Ben paletli jandarma aracını ve doktoru arkama takıp yola çıkıyorum. Şahin’e de haber uçuruyorum, o da uçak bulursa sabaha karşı merkezde olur. Sen kızı sıcak tut, sakın panik yapma!"


O iki saat, Kaya Albora için hayatının en uzun iki saatiydi. Şöminenin ateşini harladı, sıcak sular hazırladı, Zerrin’in başucunda oturup onun her kasılmasında kendi elini ona siper etti. Zerrin acıyla inlerken bile Kaya’nın gözlerinin içine bakıyordu; çünkü biliyordu ki o zindandan, o kilitli odalardan sonra Kaya onun yeryüzündeki tek güvenli sığınağıydı.

Sabaha karşı, dağ evinin önünde paletli araçların ve jandarmanın projektör ışıkları belirdi. Kapı hışımla açıldı; içeriye Cihan Albora, arkasında koşan yaşlı doktor ve şaşırtıcı bir şekilde, üstü başı kar içinde kalmış Fidan Hanım girdi. Fidan, kızının feryadını duyar duymaz ne töre dinlemişti ne kar kış; annelik güdüsüyle dağa tırmanmıştı.


"Zerrin’im!" diye koştu Fidan, yatağın kenarına çöküp kızının terli saçlarını okşadı. "Geldim annem, buradayım."


Dağ evinin o sıcak odasında, şöminenin çıtırtıları ve dışarıdaki fırtınanın uğultusu arasında, güneş dağların arkasından ilk ışıklarını vururken keskin, gür bir bebek çığlığı yükseldi.

Doktor, bebeği hızla temizleyip beyaz bir kundağa sararken, odadaki herkes nefesini tutmuştu. Kaya, Zerrin’in başucunda, ağlamaktan gözleri şişmiş bir halde karısının elini öpüyordu.


"Bir oğlunuz oldu," dedi doktor gülümseyerek. 


"Çok güçlü, maşallah."


Doktor, kundağı yavaşça Zerrin’in göğsüne bıraktı. O an, o küçük bebek annesinin tenine dokunduğu an sustu. Zerrin, gözyaşları içinde bebeğinin minik yüzünü kokladı. Kaya da eğildi, üçü tek bir gövde gibi birleşti yatağın üzerinde.

Cihan Albora, kapının eşiğinde durmuş, gözlerindeki yaşları gizleyerek kardeşine bakıyordu. Fidan Hanım ise arkasını dönmüş, yirmi yıl sonra gelen bu lekesiz, tertemiz sulh için şükür duaları ediyordu.

Kaya, bebeğin minik elini parmağıyla tuttu. O küçük parmaklar, babasının elini sımsıkı kavradı.


"Hoş geldin Albora," diye fısıldadı Kaya, sesindeki o devasa gururla. "Hoş geldin oğlum. Senin doğduğun bu dağ evinde, senin bastığın bu topraklarda artık hiçbir kilitli kapı, hiçbir karanlık düşmanlık kalmadı. Sen bizim yaktığımız o ateşin, en güzel külünden doğdun."


Zerrin, başını Kaya’nın göğsüne yaslarken, dışarıdaki Mardin güneşi bembeyaz karların üzerine vuruyor, yirmi yıllık o eski, kanlı hikayeyi tamamen eritip yerine tertemiz, beyaz bir sayfa açıyordu.


O gür çığlığın ardından dağ evine çöken o kutsal sessizlik, Mardin’in yirmi yıllık günahını tek bir nefeste silip süpürmüştü. Fidan Hanım, titreyen elleriyle kundağın kenarını düzeltti, ardından gözlerini kapının eşiğinde duran Cihan Albora’ya çevirdi. Yirmi yıl boyunca birbirine namlu doğrultan iki sülalenin evlatları ve anneleri, şimdi o küçük bebeğin düzenli nefes alıp verişini izliyordu.

Fidan yavaşça ayağa kalktı, Cihan’ın yanına yürüdü. "Cihan Ağa," dedi, sesi ilk defa bir mermer gibi katı değil, bir anne gibi bükülmüştü. "Ecmel içeriden haber saldıydı... 'O çocuk doğdu mu, iki ailenin de pusulası o olsun' dedi. Albora’ların büyük ağası sensin. Bu sabinin adını koymak, sülalelerin sulhunu mühürlemek sana düşer."


Cihan Albora, ağır adımlarla yatağa yaklaştı. Kaya saygıyla kenara çekilirken, Cihan diz çöktü. O sarsılmaz, heybetli adamın gözleri dolmuştu. Bebeğin minik, pembe yüzüne baktı, parmağını uzattı. Bebek, amcasının nasırlı parmağını sımsıkı kavradı.


Cihan eğildi, bebeğin sağ kulağına üç kez ezan okudu. Sonra o gür sesiyle fısıldadı:

"Senin adın Umut... Senin adın Umut Albora. Adınla yaşa oğul. Adınla bu topraklara barış getirdin, adınla kalasın."


Zerrin, adını duyunca gözyaşları içinde bebeğini daha sıkı bastırdı göğsüne. Umut... Karanlık odalarda, kilitli kapıların ardında, o ilk bir aylık amansız sancıların içinde tutunduğu yegane şeyin adı artık beden bulmuştu.

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

64. BÖLÜM

AŞK VE KORKU 3